İdrak Haber

12 İmamcı Rafıziler

12 İmamcı Rafıziler
29 Haziran 2020 - 19:51

12 İmamcı Rafıziler

İslam Devleti’nin resmi yayın organlarından biri olan El-Hayat Medya tarafından Şaban 1438 tarihinde, Rumiyah dergisinde yayımlanan “12 İmamcı Rafıziler Var Olduğu İddia Edilen Bir Nastan Varolmayan Bir İmama” isimli makaleyi sizlerin okumasına sunuyoruz. (“İSLAM DEVLETİ’NİN KURULMASI” BAŞLIKLI YAZI DİZİSİNİN ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜ)

Batıl davet sahipleri, teorilerini ve akidelerini üzerine bina etmek için kendilerine bozuk temeller koymaktadırlar. Aradan bir süre geçmeyedursun teorilerinin, temelleri üzerine istikrar etmediğini görüyorlar ve üstündekileri taşımaya güç yetirebilsin diye bu temelleri daha fazla bidat ve dalaletle güçlendirmeye çalışıyorlar. Aynı şekilde binalarında dengeyi sağlayabilmek için de temelin üzerine bina ettikleri şeyleri yeniden düzenliyorlar. İşte bu şekilde; temellerini güçlendirmekten ya da binalarını sabitleştirmekten aciz kalacakları aşamaya varana kadar binalarına devam ediyorlar.

Sonra da binaları göçüyor ve ahiretlerini kaybettikten sonra dünyalarını da kaybediyorlar.  Allah’u Teâlâ mealen şöyle buyuruyor: “Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. Onların kalpleri parçalanmadıkça, kurdukları bina kalplerinde bir şüphe olarak sürüp gidecektir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” [Tevbe, 109-110]

İslam devleti kurma çabalarında samimi olduklarını iddia eden bazı kendini İslam’a nispet edenlerin koydukları teorilerin çoğu işte böyledir. Onlar çabalarının temellerini bozuk kılmış sonra da bu bozuk temeller üzerine yanlış eylemlerini, yönelimlerini ve içtihadlarını bina etmişlerdir. Çok geçmeden de bu içtihadlarının, yönelimlerinin ve eylemlerinin neticeleri, temellerini yıkmıştır. Bu sapmışların önünde, yıkılmış temellerini desteklemek için daha fazla batıl dayanak ortaya koymaktan başka bir seçenek de yoktur. Bunlarla da daha da sapıtırlar, binalarının harabeleşmesi artar, içinde İslam adına hiçbir şey kalmaz.

Nebevi menhece tabi olanların İslam devleti kurma metodu ile dalalet yollarının takipçilerinin bir İslam devleti kurma metodu hakkındaki araştırmamızda, işi kendi elleri ve dilleriyle yeni bir din ortaya koymaya vardıran 12 imam Rafızilerinin tecrübesi üzerinde uzunca durmamız gerektiğini düşünüyoruz. Onların dinlerinin İslam’la hiçbir bağı yoktur. Aksine İslam’la bağları aynen Yahudilerin ve Hristiyanların dinlerinin İbrahim’in n diniyle bağı gibidir.  On bir yüzyıldan fazla süren bu tecrübe, sunulabilecek en uzun ve bir İslam devleti kurulması için dalalet üzere yapılan çalışmaların bozuk bir temel üzerine kurulması nedeniyle ortaya çıkan sapmanın boyutunun ve İslam’ı bidatlerden ve sapıklıklardan korumak için çabalandığına dair öne sürülen yalan iddiaların ortaya konmasında en açık örnektir.


Davetlerinin Başlangıcı… İmamlık Hakkında Sözde Nas!
Müşrik Rafıziler, davetlerinin, Allah Rasûlü’nün ﷺ kendisinden sonra Hilâfeti ve imamlığı önce Ali bin Ebi Talib’e r.h, sonra da oğullarına vasiyetiyle ve nassıyla başladığını öne sürmektedirler. Bu vasiyete dair onların, Kitap ve sünnet naslarını batılca tevil ederek uydurdukları şeylerden başka hiçbir delilleri yoktur. Aksine sabit deliller onların iddialarını çürütmektedir.

Bunlardan biri de Ömer’in r.h şu sözüdür: “Ben kendimden sonra (sizi) halifesiz bırakmış olsam, Rasûlullah ﷺ de (sizi) halifesiz bırakmıştır. (Size) Halife bırakmış olsam, Ebu Bekir de r.h (size) halife bırakmıştır.” (Müslim rivayet etmiştir).

Bu rivayet, Allah Rasûlü’nün ﷺ Ali’yi de r.h, ashabından r.h herhangi başka birini de halife bırakmadığına delil teşkil etmektedir. Buhari’nin El-Esved’den şöyle dediği rivayeti de aynı şekilde buna delildir: “Bir kere Aişe’nin yanında Ali’nin, Peygamber’in varisi olduğunu (Peygamber’in ölüm hastalığında Ali’yi vasî tayin ettiğini) zikrettiler. Bunun üzerine Aişe: Rasûlullah, Ali’ye ne zaman vasiyet etmiş? Ben Rasûlullah’ı hayatının son deminde göğsüme veya elbiseme dayamıştım. Bu sırada bir tas istedi. Akabinde kucağımda bütün azası sarkıverdi. (Meğer vefat etmişti.) Fakat ben O’nun ﷺ öldüğünü hissetmedim, anlamadım.” Aişe r.h, Rasûlullah ﷺ, Ali’ye ne zaman vasiyet etmiştir, deyip onları reddetti.”

Yine sahabelerin, Ebu Bekir’e, Ömer’e ve Osman’a r.h biat konusunda icmaı ve halife olmalarının vasiyet edildiğini iddia ettikleri Ali bin Ebi Talib ile oğulları Hasan ve Hüseyin’in de r.h buna karşı çıkmamaları. Bunların dışında onların vasiyet yalanlarını yıkan daha birçok başka delil de bulunmaktadır. Vasiyetin sabit olduğu iddiasını çürüten bir diğer şey de bunu iddia eden Rafızilerle Ehl-i beyte destek iddiasında bulunan diğer bir kesimin arasındaki çekişmelerdir. Öyle ki her biri vasiyetin Ehl-i beytten (kendi hevasına uygun) birine olduğunu iddia ediyor.

Özellikle de Ali’nin r.h öldürülmesinden sonra! Bazıları imamlığın Abbas bin Ebi Talib’in torunlarında bazıları Hasan bin Ali’de, bazıları Hüseyin bin Ali’de, bazıları Muhammed bin Ali’de (İbnu’l Hanefiyye) r.h olduğunu iddia ediyor. Hatta imamlığın Cafer bin Ebi Talib’in r.h oğullarına geçmesi gerektiğini, öyle vasiyet edildiğini iddia edenleri bile var. Onların, imamlığını iddia ettiği kişi ölmeyegörsün hevaları ve şüpheleri de çeşit çeşit daha da artar. Her biri vasiliğin kendi hevasına uygun düşen kimsede olduğunu ileri sürüyor.

Onlardan birinin elinde eğer herhangi bir nas ya da vasiyet bulunsaydı, kendi imamı için elindeki delille hakkı ispat ederdi. Ancak birçok hadisede rakiplerine karşı delil olarak göstermek üzere ‘sözde mucizeler’ ve ‘uydurma olağanüstü olaylar’ dışında bir şey bulamamışlardır. Aynen Rafızilerin Ali bin Hüseyin’in imamlığına delil getirip amcası Muhammed bin Ali (İbnu’l Hanefi) imamlığını reddettikleri gibi. Öyle ki Ali bin Hüseyin’e biatın, taş ve ağacın diliyle bile sabit olduğunu iddia ettiler.

Rafizi domuzu çamurun içinde yuvarlanıyor


Rafızilerin Sapıklığının Temeli: İmamların Masumluğunu İddia Etmeleri
Rafızilik dininin, kendisi üzerine kurulduğu, bugüne kadarki tüm dalaletlerini ve sapmalarını üzerine bina ettikleri temeli şöyle özetlememiz mümkündür: İslam Devleti’nin, başında, -Allah’ın ﷻ, hakkında hiçbir delil indirmemiş olduğu- belli şartlara haiz olan bir imam olmaksızın kurulamaz olmasıdır ki; bu şartların en önemlisi, zahiri ve batıni adaletine gölge düşürüp zedeleyecek her şeyden masum olması, bu imamın aralarında gayb da olmak üzere her şeyi bilmesi, Allah’u Teâlâ’dan bir emirle tayin edilmiş olması, insanların dininin bu imamdan başkasıyla istikamet bulamayacak olması, insanlar imamlarına ve onlardaki vasıflara inanır ve kendilerine emrettikleri her şeyde onlara itaat ederlerse, işlerinin düzgün olacağı ve devletlerinin de nübüvvet menheci üzerine olacağını düşünmeleridir.

Onlarda, imamın bu sıfatlara haiz olması da yeterli değildir. Dahası insanlar arasında bu sıfatları taşımada tek olmalıdır. Yani içlerinden kimse bu sıfatlarda ona benzer olmamalıdır, onun bir dengi olmamalıdır. Kim de bu şeylerden birinde onunla rekabet ederse o kimse tağuttur. Sadece imamda olması gereken bir şeyi imamla rekabet eden kişiye veren kişi de Allah Subhanehu Teâlâ’ya şirk koşmuş olur. Bu bozuk temellerinin kaynağı da “imama, aynen Peygamber’e ﷺ itaat edilip tabi olunduğu gibi itaat edilip tabi olunmalıdır” sözüdür.

Bu nedenle hata işlemesi, unutması ve hevasına uyması mümkün; Müslümanların avamından birisinin olması mümkün değildir. Aksine bilmek istediği her şeyi bilen, insanlarda görülen hatadan, unutmaktan ve hevaya meyletmekten münezzeh olmalıdır ki masiyette kendisine itaat edilmesin ve dalalette kendisine uyulmasın. Onun mülkünde kendisiyle rekabet edip de fitneye sebep olacak bir dengi de olamaz. Aynı şekilde görüşte muhalefet edip de ayrılığa neden olacak; ilimde bir dengi de olamaz. İmamın gizlisinde; kimsenin bilemeyeceği bazı sıfatlarının bulunmasını da şart koşmaları onların indinde, bu imamın seçilmesinin Allah’u Teâlâ tarafından olmasını gerekli kılmıştır.

Aynen Peygamberlerin seçildiği gibi. Çünkü gizlileri tek bilen O’dur ﷻ. Hatta bu işte sınırları iyice aşarak bunu Allah’u Teâlâ’ya adeta haşa dayatmış, mecbur kılmışlardır. İmamlarını seçmez ve yine de kendilerini azaplandırırsa da onlara göre kendilerine haşa zulmetmiş olacaktır. Yani Rasûl’ün makamını alacak imamın yokluğu hususunda onlara karşı Allah’u Teâlâ’nın bir mazereti yoktur! Allah’u Teâlâ onların bu söylediklerinden münezzehtir. Bu nedenle onlar, imam olarak gördükleri kişiyi “hüccet” diye vasıflandırırlar. Yani insanlara karşı; kendisine isyan eden kişinin Allah’u Teâlâ’dan azabı hakedeceği bir hüccet! Bu seçim de önce Ali r.h, sonra da oğulları hakkında ileri sürdükleri nasla gerçekleşmektedir.

İtaatin Birliği, “Masumluk” Teorisini Çürütüyor
 Onların, imamların masumluğunu taleplerindeki temellerinin bozukluğu aslında imama itaat meselesindeki sapıklıklarından kaynaklanmaktadır. Öyle ki Allah ﷻ, imamlara ve emirlere itaati Allah ﷻ ve Rasûl’üne ﷺ tabi kılmıştır, eşit değil. Ne zaman emir, iyiliği emrederse ona itaat etmek, Allah’u Teâlâ’ya itaat etmektir. Ne zaman da emire itaat, Allah’a itaatle çakışırsa emire isyan ve yalnızca Allah’u Teâlâ’ya itaat edilmesi vacip olur.  Allah’u Teâlâ, emire itaati vacip kılmıştır ancak anlaşmazlık sırasında işlerin Allah ﷻ ve Rasûl’üne ﷺ döndürülmesini yani Kur’an ve sünnete başvurulmasını emretmiştir.

Emir sahiplerine itaati vurgulamak için de şöyle buyurmuştur: Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; Rasûle itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve Rasûl’üne döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” [Nisa, 59]

Allah Rasûlü ﷺ de şöyle buyurmuştur: “Kim bana itaat ederse şüphesiz Allah’a itaat etmiştir, kim de bana isyan ederse şüphesiz Allah’a ﷻ isyan etmiştir, kim benim emirime itaat ederse şüphesiz bana itaat etmiştir, kim benim emirime isyan ederse kesinlikle bana isyan etmiştir.”(Müslim rivayet etmiştir).

Allah Rasûlü’nün ﷺ, yaşarken yerine getirilmesini emrettiği “emire itaat”in, Allah Rasûlü’nün ﷺ emirlerine zıt olması düşünülemez bile. Aynı şekilde Allah Rasûlü ﷺ, kendisine itaat edilmesi nasla vacip olan imamın masum olmasını da şart koşmamıştır.

 Ayrıca şöyle buyurmuştur: Masiyette itaat yoktur. Aksine itaat, maruftadır.” (Buhari ve Müslim rivayet etmiştir). İmama itaat ve kendisine tabi olmak, Allah’u Teâlâ ve Rasûl’üne ﷺ itaate bağlı olunca imamın masum olmasına da ihtiyaç kalmamaktadır. Bu, Allah Rasûlü’nün ﷺ devrinden, Allah’ın ﷻ, yeryüzünü ve üzerindekileri miras alacağı güne kadar O’nun yolu üzerine olan Ehli Sünnet ve’l Cemaat’in menhecidir. Onlar ki, İslam üzere oldukları sürece iyilikte Müslümanların emir sahiplerine itaati vacip görmektedirler. Zulmetseler de facir olsalar da bu onların, Allah’a ﷻ isyan içermeyen şeylerde kendilerine itaat edilmesi haklarını ortadan kaldırmaz.

Rafizilik, kılıç dışında tedavisi olmayan bir hastalıktır

Bozuk Temelin, Bidatlar ve Yeni Dalaletlerle Desteklenmesi
Rafıziler, yeryüzünün kendinden önceki selefinin makamına gelecek bir masumdan yoksun kalmayacağı bozuk temeli ve bu masumun, bir önceki imamın hayatında tayin edildiği iddiasına, hatta bu masumun, kendisinden sonra evlatlarından bir masumu da kendisine halife kılmasını şart koşmalarına binaen çeşitli engellerle karşılaşmışlardır. Bu engellerin bazıları kendilerini bu bozuk temelden dönmeye mecbur etmiştir.

Bazılarını da artık kendilerinde sadece imamlık meselesinin değil tüm dinin temeli halini almış olan bu aslı koruma adına daha da büyük bir sapmaya itmiştir.  Buna bazı örnekler verebiliriz. Cafer bin Muhammed bin Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebi Talib’in hayatı sırasında, kendisinden sonraki vasisinin oğlu İsmail olduğunu ileri sürmüşlerdi.  İsmail daha babası yaşarken ölünce vasi bırakmanın gerçekleşmesinin vacibiyeti temeli ile vasi tayin edilen kişinin vefatı arasında bir aykırılık söz konusu olmuştur. Bu şekilde bir grup insan tarafından bu hile anlaşılmış, bu teorinin sahteliği bilinmiştir.

Allah’u Teâlâ’nın bir kişiyi imam diye tayin etmesi sonra da o kişiyi imamlığa getirmeden öldürmesi düşünülemez. Bir diğer grup da üzerine daha da bozuk binalar inşa etmek için bu bozuk temele sımsıkı tutunmuştur. Bazıları İsmail bin Muhammed’in öldüğünü inkâr ederek ya da öldükten sonra tekrar dirildiği iddiasıyla imamlığının devam ettiği lafıyla ortaya çıkıverdiler.

Bu şekilde kendilerine onun öldüğünü haber veren; “sadık” diye isimlendirdikleri imamları Cafer’i de yalanlamış oldular. Onun, İsmail’in öldüğü kıssasını, kendisini düşmanlarından korumak için takiyye olsun diye uydurduğunu ve aslında İsmail’in insanlardan gizlendiğini iddia ettiler.  Bunun üzerine, günümüze kadar süregelen batıni İsmailiyye fırkası ortaya çıktı. Onlar ki sözde imamlık zincirini İsmail bin Muhammed’in soyundan devam ettirdiler. Buradan da “ortadan kaybolmaya iman” “sürekli yaşam” ve “imamlarının geri dönmeleri” bidatı türemiş oldu. İçlerinden başka bir grup da çıkıp Allah’u Teâlâ’ya iftira attılar.

Önce Allah’u Teâlâ’nın bir imam tayin etmesini Allah’u Teâlâ’nın üzerine vacip kılarlarken -Haşa- sonra da sözünü değiştirip yeni bir imam tayin etmesini Kendisine ﷻ caiz kıldılar.  Allah’a ﷻ attıkları bir iftira olan dinde çıkardıkları bu bidatı da “bedaa akidesi” olarak isimlendirdiler. Manası da şöyle: “Allah’u Teâlâ’ya imamlığı bir kişiden başkasına geçirmek uygun göründü.” Allah ﷻ onları attıkları iftiradan ötürü kahretsin.

Museviyye diye isimlendirilen bu grup nassı, ölmüş olan İsmail bin Cafer’den, Kazım diye isimlendirdikleri kardeşi Musa bin Cafer’e taşıdılar. Bunu da teorilerinin silinip ortadan kaybolmasından muhafaza etmek, temellerini de tezattan korumak için yaptılar.

Teorinin, Yalanlarla Sabitlenmesi
Cafer bin Muhammed vefat edince, arkasından gelecek herhangi bir imam hakkında nass bulunmadığından ötürü Rafızilerin aşırıları yeni bir sıkıntıya düştüler. Ve Eftah diye isimlendirdikleri en büyük oğlu Abdullah bin Cafer’in imam olduğunu söylediler.  Sonra onların söylediğinden başka bir şey söylediğini gördüklerinde içlerinden bir kısım onun imamlığını inkâr etti ve kardeşi Musa bin Cafer’in imam olduğunu söyleyenlere katıldılar.

Abdullah bin Cafer’in imamlığı sözünü sürdürenler ise bir oğlu olmaksızın ölmesinin üzerine ortada kaldılar. İçlerinden bazıları, onun hakkında nass bulunduğu sözünden döndü. Diğerleri ise sapıklıklarında daha da ileri giderek imamlarına da iftira attılar ve kendisinin daha doğmamış bir oğlu olduğunu söylediler. Bu çocuğun gözlerden uzakta olduğunu iddia ettiler. Böylece İsmail bin Cafer hakkında aşırıya gidenlerin söyledikleri söz gibisini tekrarlamış oldular ve “ortadan kaybolma” akideleri kendilerinde iyice yerleşmiş oldu.

Ancak bunlar daha da öteye giderek bir de hiçbir gün dünyaya gelmemiş ve bir saat bile yeryüzünde görünmemiş birinin ortadan kaybolmuş bir kişiye biat etme sapıklığını eklemiş oldular. Bu şekilde inançları arasında, kayıp imamlar icat edilmesi ortaya çıktı. Kazım diye isimlendirdikleri Musa bin Cafer’in imam olduğunu söyleyenlere gelince, onlar da imamın kendisinden sonra herhangi birini imam vasiyet etmeden hapiste vefat etmesinin üzerine yeni bir sıkıntıya düştüler. Bunlar da bozuk temeli ve batıl teoriyi koruma adına yalanlar icat etmeye koyuldular.

Onun öldüğünü inkâr edip hala yaşadığını ve ortadan kaybolduğunu öne sürenler, onun imam olduğu sözü üzerinde devam ettiler ve “vakıfiyye” diye isimlendirildiler. İçlerinden öldüğünü tasdik etmek zorunda kalanlar ise Rıza diye isimlendirdikleri oğlu Ali bin Musa’nın imam olduğunu söylediler. Vakıfıyye taifesi, Ali bin Musa babasının vefat haberini ilan edince kendisine düşmanlık yaptılar.

İmamları, Teorinin Temeline Ters Düşüyor
İmam olduğunu söyledikleri kişi, Me’mun bin Harun Reşid’e biat edip ondan veliahtlığı üstlenmeyi kabul etmesiyle onları bozuk temelleriyle büyük bir tezatlığa düşürdü. Böylece vasilik, nass, masumluk ve diğer teorilerin yalan olduğuna dair yeni bir delil ortaya koymuş oldu. Öyle ki masum, nasla tayin edilen bir imamın, yönetimi gasp yoluyla ele geçiren, dininde ve ilminde tezkiyesi bulunmayan bir adama biat etmesi düşünülemez.

Bu durumda ya masumluğunu iddia ettikleri imamlarına her yaptığında itaat edecekler ve böylece imamlıktaki “nass” temelini bozacaklar ya da imamlarına muhalefet edip ona karşı ayaklanacaklar ve dinlerini temelinden havaya uçuracaklar ve böylelikle de imamlarını hatalı çıkarıp onun masumluğunu inkâr edecekler ve imamlığının vasiyet edildiği ve bu hususta nass olduğu sözlerinden geri döneceklerdi. Bunların dışında ise her attıkları iftira ve yalanlarında olduğu gibi ellerinde “bedaa” veya “takiyye” seçeneklerinden başka bir seçenek de kalmıyor.

Çocukların ve Kayıpların İmamlığının Cevazı
Aradan fazla zaman geçmeden Ali bin Musa’nın vefat etmesiyle bunların başına yeni bir felaket daha gelmiş oldu. Böylece Rafıziler, teorilerini sürdürebilmek için çocukların da imam olabileceği sözünü ortaya atmak zorunda kaldılar. Babası Ali bin Musa (Rıza) Horosan’da, kendisi daha yedi yaşında iken vefat eden, Cevad diye isimlendirdikleri Muhammed bin Ali bin Musa gibi! Ancak içlerinden bazıları bu görüşü ortaya atanlardan uzaklaşıp amcası Ahmed bin Musa’ya biat ettiler.

Bir kısım ise ardından bir imam bırakmadığı, vefatından sonra kendisini bir imam yıkamadığı gerekçesiyle Rıza’nın imamlığını iptal ettiler. Bir grup, Muhammed bin El-Kasım bin Ömer bin Ali bin El-Huseyin’e biat etti. Bir grup, gaybı bildiği iddiasıyla imamlığına delil getirerek Cevad’a biat etti. Kendisinin anlık olarak Medine’den Horosan’a gittiğini ve babasını yıkayarak hemen geri döndüğünü ve daha başka mucizeler iddia ettiler. Bu durum (bu yalan iddialar), Muhammed (Cevad) yirmi beş yaşında bir gençken ölene kadar devam etti.

Muhammed ardından Ali (El-Hadi) ve Musa isimli iki küçük evlat bıraktı. Vasiyetinde ise kendilerine miras olarak kalan mala, buluğa ermelerine kadar bir vasi tayin etti. “Masum” babaları, kendilerine has paraları için bile kendilerine güvenmezken bu, Rafızileri bir çocuğun nasıl da ümmetin işlerinin başına geçebileceği hususunda hiçbir şekilde düşünmeye sevketmedi. Sonra Ali’nin (El-Hadi), kendisinden sonra vasi tayin ettiği oğlu Muhammed’in daha kendisi yaşarken vefat edip diğer oğlu El-Hasen El-Askeri’yi vasi tayin etmesi üzerine bir grup kendisine karşı ayaklandı.

Bir kısım ise, imamlığın intikal etmesini şart koştukları vasilik akidesini koruma adına öldüğünü inkâr ederek Muhammed bin Ali’nin (El-Hadi) imamlığı hususunda ısrar ettiler.  Bir diğer kısım ise, bu çevrede bilinen “bedaa” akidesi temeline dayanarak El-Hasen El-Askeri’ye biat ettiler. El-Hasen El-Askeri bin Ali’nin (El-Hadi) de bir oğlu olmaksızın vefat etmesi kendileri için öldürücü bir darbe idi. İçlerinden aşırı olanlar fazla geçmeden kardeşleri Eftahiyye’ye başvurarak El-Hasen’e daha doğmamış bir çocuk atfettiler. Adını da Muhammed (El-Mehdi) koydular.

Böylece 12 İmamcı Rafıziler, on iki imamlarını tamamlamış oldular. Rafıziler bu imamlarının, henüz bir çocukken düşmanlarından korkudan Samerra’da bir tünelde kaybolduğunu ve kendisi adına tehlike ortadan kalktığında ortaya çıkacağını öne sürüyorlar.  Üzerinden yaklaşık 1200 sene geçen bu gıyabın ardından Rafıziler hala, o bozuk temelleri üzerine bir İslam devleti kursun diye o uydurma “masum” imamlarının çıkmasını bekliyorlar.


Bozuk Bir Temel Üzerine Konan Bir Din
Müslümanların cemaatlerinden ayrılıp da her biri diğerini lanetleyen ve tekfir eden onlarca fırkaya bölünmelerinin ardından Allah’ın ﷻ kendilerini darmadağın ettiği bu sapıkların hareket tarzını takip ettiğimizde bunların, bozuk temellerini ve batıl teorilerini, daha Ebu Bekir Sıddık zamanından kıyamete kadar Müslümanların halifelerini ve Mü’minlerin emirlerini reddetmede bahane olarak kullandıklarını görüyoruz. Ancak onların masumluk, nass ve mucize şartlarını bir kimsenin yerine getirebilmesi (kendinde toplayabilmesi) mümkün değildir.

Bunu ancak kendileri yalanlarıyla birine atfedebilirler. Sonra da hevalarına uyanın dışında hiç kimsenin imamlığını kabul etmiyorlar. Bu nedenle onların, imam olduğunu söyledikleri kişiler, hükümlerinde kendilerine muhalefet ettiği ya da temellerine zıt düştüğü takdirde kendilerine karşı defalarca ayaklandıklarını görürüz. Teorilerini kendilerine atfettikleri kişilerin bile daha hayatlarındayken bu teoriyi bozduklarını, sözleri ve eylemleriyle bu teoriye muhalefet ettiklerini de görmekteyiz. Aynı şekilde onlar, dinlerinde defalarca ziyade yapmak, virane binalarının dik durabilmesi için yeni temeller koymak zorunda kalmışlardır.

Zira vasiyye, nass, bedaa ve daha başka akideler eklediler. Dahası Kitap ve sünneti tahrif ettiler. Kur’an ve sünnette, kendi koydukları temellere aykırı ne varsa hepsini inkâr ettiler. Saçmalığı ne derecede olsa da yüzyıllarca kaybolmak ve bu kadar uzun süre kaybolduktan sonra tekrar ortaya çıkmak, çocuklar uydurmak, çocuğun imamlığı gibi ve daha başka hurafeler uydurup bunları haklı çıkarmaya çalışmak zorunda kaldılar.

Bir sonraki yazımızda, Rafızilerin, El-Hasen’in (ElAskeri) vefatından ve uydurma oğlu Muhammed’in (El-Mehdi) gıyabı iddialarından sonra gelen kayıplık evresinde dinlerinin büyük kısmını kurduklarını, bu uzun yüzyıllar içerisinde nasıl da dinlerinde ziyadeler ve noksanlar yaparak bugün İran’da kurdukları ve mehdilerinin, düşmanlarının varlığı ve yardımcılarının azlığından ötürü gizlenip tekrar ortaya çıkmasına hazırlık olarak tüm dünyayı kaplaması için çalıştıkları tağut devletlerine nasıl vardıklarına bir göz atacağız. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a ﷻ hamdolsun.

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları İdrak Medya'ya aittir, resim ve haberler değiştirilemez yalnız dağıtılabilir. Tüm Hakları Saklıdır © 2020 İDRAK MEDYA