İdrak Haber

Şehid Hanımlarına Bir Nasihat ve Onlara Özel Bazı Hükümler

Şehid Hanımlarına Bir Nasihat ve Onlara Özel Bazı Hükümler
13 Temmuz 2020 - 2:47

Şehid Hanımlarına Bir Nasihat ve Onlara Özel Bazı Hükümler

İslam Devleti’nin resmi yayın organlarından biri olan El-Hayat Medya tarafından Safer 1437 tarihinde, Konstantiniyye dergisinde yayımlanan “Şehid Hanımlarına Bir Nasihat ve Onlara Özel Bazı Hükümler” isimli makaleyi sizlerin okumasına sunuyoruz.

Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a ﷻ salât ve selam onun elçisine, ehline, sahabesine ve tüm tabilerine olsun.

Allah ﷻ kendisine kulluk için yarattığı insanların samimiyetlerini ölçmek için onlara belli aralıklarla musibet vererek onları imtihan eder.

“İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece ‘İman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki; biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” [Ankebut, 1-2]

İnsanlara isabet eden tüm musibetler Allah’tandır ﷻ. O ﷻ, dilediğine dilediği şekilde bela ve musibet vererek onu sınar.

“Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet isabet etmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya yöneltir. Allah her şeyi bilendir.” [Teğabun, 11]

İbn-i Kesir r.h bu ayetin tefsirinde şöyle söyler: “Kime bir musibet isabet eder ve bunun Allah’ın takdiri ve kaderiyle olduğunu bilir, buna sabreder, ecrini Allah’tan bekler ve Allah’ın bu kaderine teslim olursa Allah onun kalbini doğruya yola yöneltir. Onun dünya da kaybettiği şeye karşılık kalbine hidayet ve doğru bir yakin verir. Allah ﷻ bazen insandan aldığı şeyin bir benzerini veya daha hayırlısını verir. Ali bin Ebi Talha, İbn Abbas’tan rivayetle şunları söyler: “Kim Allah’a ﷻ inanırsa, Allah ﷻ onun kalbini doğruya yöneltir.” Yani kalbini yakine yöneltir. Ona isabet edecek şeyin hatayla başkasına geçmeyeceğini ve ona isabet etmeyecek bir şeyinde hatayla ona isabet etmeyeceğini bilir.” (İbni Kesir Tefsiri, Cilt 8, S.137.)

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Amaç, kaybettiklerinize üzülmemeniz ve O’nun size verdikleri yüzünden şımarmamanızdır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” [Hadid, 22-23]

Abdullah bin Ömer bin As r.h Rasûlullah ’tan ﷺ şunları işittim: “Allah ﷻ yaratıkların kaderlerini yer ve göğü yaratmadan elli bin sene önce yazmıştır. Ve arşı suyun üzerindeydi.” (Müslim, Hadis No:2653.)

Bu ayet ve hadisler insanın Allah’ın ﷻ kaderine imanı vesilesiyle sıkıntılara sabretmesi gerektiğini izah etmektedir. Allah’ın cc kaderine olan imanı güçlendikçe musibetlere karşı olan sabrı da artmaktadır.

Çünkü başına gelen her türlü musibet ve sıkıntının Allah’ın ﷻ emri ve iradesiyle olduğunu bilmektedir.

İnsanın imanı güçlendikçe başına gelecek musibetler de o derece büyük olmaktadır. İman ve takvanın en yüksek derecesi peygamberlerde olduğu için, musibetin ve belanın en büyüğü de onların başına gelmiştir. Peygamberlerden sonra üstün makam sahiplerinden biri de Mücahid ve şehidlerindir. Mücahid bir kul Rabbinden üstün makamlar dilemekte ve cennetin en güzel tabakası için çaba göstermektedir. Bu yüksek makamı elde etmek elbette basit olmayacaktır. En üstün makamlara talip olanlar en büyük musibetlere de hazır olmaları gerekir.

Sa’d r.h şöyle demiştir: Rasûlullah’a ﷺ insanların hangisinin belasının ağır olduğunu sordum buyurdular ki: “Peygamberler, onların peşinden yaşantı olarak Peygambere yakın olanlar, sonra onlara yakın olanlar. Kişi dindarlığı oranında belaya uğratılır. Dininde sağlam ise belası ağırlaştırılır. Dininde gevşek ise dindarlığı oranında belaya uğratılır. Bela, kul (uğradığı belalar neticesinde) yeryüzünde günahsız bir şekilde dolaşana kadar peşini bırakmaz.”(Tirmizi, Hadis No:2398. Tirmizi hadisin hasen sahih olduğunu söylemiştir.)

Allah ﷻ günahlarını affetmek istediği kullara imanları ve samimiyetleri oranınca musibet verir. Uğradıkları musibetler neticesinde bütün günahları affolunmuş bir şekilde Rablerinin huzura gidene kadar. Meşakkatler bazen insanın kurtuluşu olur: Rasûlullah ﷺ şöyle buyurdu: “Müslümana batacak bir dikene varıncaya kadar herhangi bir musibet isabet ederse, Allah ﷻ o musibeti, onun günahına kefaret yapar”(Buhari, Hadis No:5640.)

Meşakkatler bazen insanın kurtuluşu olur:

Rasûlullah ﷺ şöyle buyurdu: “Allah kime hayır murat ederse ona musibet verir.” (Buhari, Hadis No:5645.)

İbn-i Teymiyye r.h şöyle demektedir: “İnsanı sevindirecek bir şey ona ulaşırsa bu açık bir nimettir. Eğer onu üzecek bir şey ona ulaşırsa bu da onun için bir nimettir. Çünkü bu sıkıntı onun hata ve günahlarına kefaret olur ve buna sabrettiği sürece sevap kazanır. Kulun bilmediği hikmet ve rahmet yönüyle bu nimetlere şükürle beraber sabır gerekir.

“Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür.” [Bakara, 216] sıkıntılar ise açıktır. Mutluluk nimetindeyken Allah’a ﷻ ibadette sabrı gerektirir.

Seleften bazılarının dediği gibi: sıkıntılarla imtihan olunduk ve sabrettik. Mutlulukla imtihan olunduk fakat buna sabredemedik. Bundan ötürü cennete girenlerin çoğunluğu fakirlerdir.” (Mecmuu El Fetava, Cilt 8, S.209.)

Sabır:

Allah’ın ﷻ bizim günahlarımızı örtmesi, derecelerimizi yükseltmesi ve samimiyetimizi ortaya koyması için verdiği musibetlerin bize ecir olarak geri dönmesi için bu musibetlere karşı sabırlı olmak gerekir. Aksi halde başımıza gelen musibet bize hem de dünya hem de ahirette musibet olur. Dünyadaki musibetleri ahirette mükâfata dönüştürmenin yolu sabırdan geçer.

“Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin.” [Tur, 48]

Allah ﷻ şöyle buyurmaktadır: “Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin.” [Tur, 48]

“Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola götüren önderler yaptık.” [Secde, 24]

Allah Rasûlü ﷺ şöyle buyuruyor: “…Kim sabretmek isterse, Allah ona sabır ihsan eder. Hiçbir kimseye sabırdan daha hayırlı ve sabırdan daha geniş hiçbir nimet verilmemiştir.” (Buhari, Hadis No:1469.)

Enes bin Malik r.h şöyle demiştir: “Peygamber ﷺ, bir kabrin yanında ağlamakta olan bir kadının yanından geçti de ona: ’Allah’tan ﷻ kork ve sabreyle’ buyurdu. Kadın: ‘Benden uzaklaş, sen benim musibetimle musibetlenmedin’, dedi. Kadın Peygamber’i ﷺ tanımıyordu. Kadına: ‘Bu zat Peygamber’dir’ ﷺ, denildi. Bunun üzerine kadın Peygamber’in kapısına geldi. Kadın, Peygamber’in kapısı yanında kapıcılar (bekçiler) bulmadı (Peygamber’in ﷺ yanına girdi de:)‘Ben seni tanıyamadım’, dedi. Peygamber ﷺ: ‘Sabır ancak musibetin birinci darbesi sırasındadır’ buyurdu.” (Buhari, Hadis No:1283.)

İbni Kayyım r.h sabırla ilgili seleften şunları nakletmektedir: Ali r.h şöyle buyurmaktadır: “Sabrın imandaki yeri kafanın bedendeki yerine benzemektedir. Kafa kesildiği zaman gövde helak olur.” Ve daha sonra sesini yükselterek şöyle dedi: “Sabrı olmayanın imanı da yoktur…”

Hasan Basri r.h şöyle der: “Sabır hayır hazinelerinden bir hazinedir. Allah ﷻ bunu ancak katında iyi olan kimselere verir.”

İkrime dedi ki: “Herkes sevinir ve üzülür fakat siz sevincinizi şükür, üzüntünüzü de sabır kılın.” (Bagavi Tefsiri, Cilt 5, S.32.)

“Sabır hayır hazinelerinden bir hazinedir. Allah ﷻ bunu ancak katında iyi olan kimselere verir.”

Ömer bin Abdülaziz şunları söyler: “Allah ﷻ bir kulun elindeki nimeti aldıktan sonra ona sabırdan daha hayırlı bir nimet vermemiştir. Ancak aldığı nimetten daha hayırlısını vermesi müstesnadır.”

Süleyman bin Kasım şöyle dedi: “Sabır hariç tüm amellerin sevapları bellidir. Çünkü Allah ﷻ “Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.” [Zümer, 10] buyurmaktadır. Sabrın ecri, akan su gibidir.” (Uddetu Es Sabirin ve Zahiratu Eş Şakirin, Cilt 1, S.95.)

İbni Kayyım r.h şunları söyler: “Sabırsızlık ve telaş ile üzüntü izhar etmek, kızgınlık, şikâyet günahları artırır ve ecri götürür.” (Medaric Es Salikin, Cilt 2, S.155.)

Şehidin fazileti:

Özellikle kocası veya yakın akrabası şehid olanların buna sabretmesi hatta sevinmesi gerekir.

Çünkü Allah ﷻ şehidleri çok büyük özel nimetlerle nimetlendirmektedir. Bu büyük dereceye Allah’ın rahmet ettikleri hariç kimse ulaşamaz. Ailesinden birilerinin şehid olması Allah’ın ﷻ hem şehide hem de ailesine olan büyük bir lütfudur.

Bakınız Allah ﷻ ve Allah Rasûlü ﷺ şehidler hakkında neler buyuruyorlar:

“Allah Mü’minlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaadidir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” [Tevbe, 111]

“Şehidlerin ruhları yeşil kuşların içerisindedir. Cennet meyvelerine ve ağaçlarına takılırlar.” [Tirmizi]

“Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklandırılmaktadırlar. Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.” [Al-i İmran, 169-170]

İbn-i Abbas r.h şöyle dedi: Rasûlullah ﷺ şöyle buyurdu; “Uhud’da kardeşlerinize (şehidlik) isabet edince Allah onların ruhlarını yeşil kuşların içine yerleştirdi. (Bu ruhlar yeşil kuş suretindeki taşıyıcılarına binerek) cennet nehirlerine uğrar meyvelerinden yerler (sonra), arşın gölgesinde asılı olan altından kandillere dönerler. (Şehidler) Yediklerinin, içtiklerinin ve kaldıkları yerin güzelliğini görünce, “Bizim cennette diri olup da (Şehadetten dolayı cennet nimetleriyle) rızıklandırıldığımızı, cihada yönelmeleri ve harbten korkup kaçmamaları için (dünyada bulunan) kardeşlerimize iletecek kim var? derler. (Bunun üzerine) Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah b; “(bunu) sizden onlara ben eriştireceğim” buyurdu.  Ve şu ayeti kerimeyi indirdi. “Allah yolunda öldürülenleri ölü zannetmeyin…”[Al-i İmran, 169] (Ahmed bin Hanbel, Hadis No:2388, Ebu Davud, Hadis No:2520.)

Ka’b b. Mâlik’in r.h babasından rivâyete göre, Rasûlullah ﷺ şöyle buyurdu: “Şehidlerin ruhları yeşil kuşların içersindedir. Cennet meyvelerine ve ağaçlarına takılırlar.” (Yani Cennet onların devamlı gezinti yerleridir.)” (İbn Mâce, Cihâd: 16; Tirmizi Hadis No:1641; Tirmizi bu hadisin hasen sahih olduğunu söylemiştir.)

“Allah ﷻ, şehide ölümün meşakkatinden yanlızca bir çimdikleme acısı gibi bir acı hissettirir.”

Humeyd, Enes ibn Mâlik’ten r.h O da Peygamber’den ﷺ şöyle işittim demiştir: “Ölüp de Allah ﷻ katında büyük bir hayra erişen hiçbir kulu, tekrar dünyaya dönmesi ve dünya ile dünyadaki her şeyin kendisinin olması sevindirmez; yalnız şehid müstesnadır. Çünkü o, şehid olmanın faziletinden görmekte olduğu şeylerden dolayı tekrar dünyaya dönmek ve dünyada diğer bir defa daha öldürülmek onu sevindirir.” (Buhari, Hadis No:2795.)

Nimran bin Utbe ez-Zimari şöyle dedi: “Biz yetim iken bir gün Ummu Derda’nın yanına gittik. Ummu Derda dedi ki: sevinin! Ben Ebu Derda’dan işittim ki: Rasûlullah’ın ﷺ şöyle buyurdu: “Şehide ailesinden yetmiş kişiye şefaat hakkı verilir.” (Ebu Davud, Hadis No:2522.)

Mıkdam b. Ma’d, Kerib’den r.h rivayete göre, Rasûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: “Şehidin, Allah ﷻ katında altı özelliği vardır;

Şehid olur olmaz günahları affedilir.

Cennet’teki gidip kavuşacağı yer kendisine gösterilir.

Kabir azabından korunur ve kıyametteki en büyük korkudan güven içindedir.

Başına vakar tac’ı giydirilir o taç üzerindeki tek bir yakut taşı dünyadan ve içindekilerden daha değerli ve kıymetlidir.

Cennet’teki iri gözlü yetmiş iki huri ile evlendirilir.

Akrabalarından yetmiş kişiye şefaat edebilmesine izin verilir.” (İbn Mâce, Cihâd:16; Tirmizi, Hadis No:1663.)

Unutulmaması gereken bir husus vardır ki şefaat yalnızca Allah’tan ﷻ istenir. Allah’ın ﷻ dışında kimsenin şefaat etme hakkı yoktur. “De ki: Bütün şefaat Allah’ındır”. (Zumer, 44.) Sadece kıyamet günü Allah ﷻ kime şefaat izni verirse o şefaat yapabilir. “İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir?” (Bakara, 255.) Aksi halde hiçbir insandan -buna peygamber dâhildir- şefaat talep edilmez. Bu insanı dinden çıkaran büyük şirktir. Çünkü duanın her çeşidi Allah’a ﷻ sunulması gerekir. Allah’ın ﷻ dışında dualara icabet edecek kimse yoktur.

Allah ﷻ şehide şefaat hakkını verse de bizim daha dünyadayken şehit olma ihtimali olan birilerinden şefaat talep etmemiz caiz değildir. Bu konuya duyarlı olup sakınmak gerekir.

Allah ﷻ şehide ölümün meşakkatinden yalnızca bir çimdikleme acısı gibi bir acı hissettirir.

Ebu Hureyre’den r.h rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Rasûlullah ﷺ şöyle buyurdu: “Şehid kimsenin ölüm anındaki duyduğu acı çimdiklemeden dolayı duyduğu acı kadar basittir.” (Tirmizi, Hadis No:1668.)

Bütün bu nimetlere erişen bir şehide üzülmek değil sevinmek gerekir. Şehidin ailesinin de şehidin bu ecrinden mahrum kalmaması buna sabredip şükretmesi gerekir.

Kocası ölen bir kadının hükümleri:

İddet süresi:
Kocası vefat eden bir kadın hamile değilse dört ay on gün bekler. Eğer hamile ise doğum yaptıktan sonra bekleme süresi biter. İddet diye tanımlanan bu bekleme süresinde kadının evlenmesi veya evlilik görüşmesi yapması caiz değildir. Hamile olup olmadığının anlaşılması ve kocası için yas tutar. Bu konudaki deliller ise şöyle:

“Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler.” [Bakara, 234]

İbn-i Abbas r.h şöyle demiştir: “Allah’ın ﷻ ‘Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler.’ [Bakara, 234] Ayeti kocası ölenler içindir. Ancak eğer kadın hamile ise onun iddeti karnındakini doğurana kadardır.” (Sünen El Kübra lil Beyhaki, Hadis No:15462.)

Ebu Seleme’nin kızı, Zeynep’ten haber verdi. (Ümmü Habîbe’nin kendi kızı ve râvîsi olan Ebû Seleme kızı) Zeyneb şöyle demiştir: Şam’dan Ebu Sufyan’ın ölüm haberi Medine’ye geldiğinin üçüncü günü (Ebu Sufyan’ın kızı, annem) Ümmü Habibe zağferanlı bir koku istedi. Akabinde bunu iki yanağının safhasına ve iki kollarına sürdü ve: Şüphesiz ben böyle süslenmekten müstağni bir kadınım. Fakat ben Peygamber’i ﷺ şöyle buyururken işittim: “Allah’a ﷻ ve ahiret gününe iman eden bir kadının, eşinden başka bir ölü üzerine üç günden fazla yas tutması helal olmaz. Lâkin kadın, eşinin ölümü üzerine dört ay on gün yas tutar.” (Buhari, Hadis No:1280.)

“Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler.” [Bakara, 234]

İbni Kayyım r.h şöyle demektedir: “Hamile olan bir kadının iddeti hamileliği bitinceye kadar olması âlimlerin ittifak ettiği bir konudur. Hamilelik bittikten sonra evlenebilir, kocasına güzel koku sürünebilir ve dilediği gibi süslenebilir.” (Zadul Mead, Cilt 5, S.619.)

İhdad:
İddet süresinde bekleyen bir kadının özellikle süslenme gibi yapmaması gereken ve sakınması gereken bazı şeylere denir.

İhdad’ın vacipliği ve bu süreçte haram olan şeyler:

Ümmü Atiyye i şöyle demiştir: “Biz herhangi bir ölü üzerine üç günden fazla yas tutmaktan nehy olunurduk. Ancak kocanın ölümü üzerine dört ay on gün yas tutardık. Bizler bu süre içinde gözlerimize sürme çekmekten, güzel koku sürünmekten ve Yemen’in Asb elbisesi müstesna, süs için boyanmış elbise giymekten de nehy olunurduk. Fakat bizlere temizlenme sırasında, bizlerden biri hayzından yıkanmak istediğinde Azfar kustundan bir parça kullanmamıza ruhsat verilmiştir. Biz kadınlar cenaze ardından gitmekten de nehy olunurduk.”(Buhari, Hadis No:5341.)

İbni Hacer r.h; “Buradaki iki parça elbiseden kasıt kan gördükten sonraki kötü kokuyu gidermesi için kullanmasıdır. Güzel kokması için değildir.” (Şerhu Sahihi Buhari, Cilt 9, S.492.)

İbni Kudame r.h; “Kocası ölen kadının güzel koku, süslenme, başkasının evinde yatma, sürme ve peçe takmamaktan sakınması gerekir. İşte bizim “ihdad” diye tanımladığımız şey budur. Kocası ölen bir kadının “ihdadın” vacipliğinde ilim ehli arasında bir ihtilafın olduğunu bilmiyorum.” (El Muğni, Cilt 8, S.154)

İbn-i Abbas r.h şöyle der: “Kocası ölen bir kadın güzel koku ve süslenmekten nehyedilirdi.” El Musannef, İbni Ebi Şeybe, Hadis No:18869)

İbn-i Ömer r.h şöyle der: “Kocası ölen bir kadın sürme, güzel koku, takı ve boyalı elbise giymeyi terk ederdi.” (El Musannef, İbni Ebi Şeybe, Hadis No:18871.)

İbni Munzir r.h şöyle der: “İddette olan bir kadının sarı ve siyah hariç diğer boyalara boyanmış elbise giymesinin caiz olmadığında alimler icma etmişlerdir. İmam Malik ve Şafii siyah ile boyanmış elbiseye ruhsat vermişlerdir. Çünkü bu süs elbisesi değil hüzün elbisesidir.” (Neyl El Evtar, Cilt 6, S.352.)

“Kocası ölen bir kadın sürme, güzel koku, takı ve boyalı elbise giymeyi terk ederdi.”

İbni Kayyım r.h şöyle der: “Maksat süsleme olmayan siyah gibi boyalar veya çirkinleştirmek için yapılan boyalar yahut kirliliği kapatmak için yapılan boyalar iddetteki kadından men edilmeyen şeylerdir.” (Zadul Mead, Cilt 5, S.626.)

İddet döneminde kadınların genelde süs için giydiği elbiselerden sakınması gerekir. Bu elbise ister tüm bedeni kapatan dış elbise olsun isterse dış elbiselerin altında giyilen iç çamaşırlar olsun fark etmez. Güzellik ve süs için kullanılan her çeşit elbise ve takıdan sakınması gerekir.

“Maksat süsleme olmayan siyah gibi boyalar veya çirkinleştirmek için yapılan boyalar yahut kirliliği kapatmak için yapılan boyalar iddetteki kadından men edilmeyen şeylerdir.”

İddeti nerde görmesi gerekiyor: Ka’b bin Ucre’den r.h rivayete göre, Ebu Said elHudri’nin kız kardeşi Füreya binti Malik bin Sinan, Rasûlullah’a ﷺ gelerek Hudre oğulları kabilesinde bulunan ailesine dönmek için izin istediğini kocasının firar eden kölelerin peşinden çıkıp gittiğini ve onlara ulaştığında kendisini öldürdüklerini anlattı ve dedi ki: Rasûlullah’tan ﷺ ailemin yanına dönmeyi istedim çünkü kocam bana ne bir oturacak yer ne de yiyecek içecek bırakmıştı. Bunun üzerine Rasûlullah ﷺ, “’Evet gidebilirsin’ buyurdu. Ben de kalktım evime veya mescide kadar varmıştım ki Rasûlullah ﷺ benim çağrılmamı emretti ve şöyle dedi: “Nasıl demiştin?” Ben de kocam hakkındaki anlattığımı tekrarladım O’da; ‘İddet süresi bitinceye kadar evinde kal’ buyurdu. Ben de dört ay on gün orada iddetimi bekledim.

Osman r.h halife olduğunda bana bir adam göndererek bunun hükmünü sordu bende haber verdim. O da bu hükme uyarak hüküm verdi.” (Ebu Davud, Talak, 42; Nesaî, Talak: 60; Tirmizi Hadis No:1204; Tirmizi bu hadisin hasen sahih olduğunu söylemiştir.)

Tirmizi: Bu hadis hasen sahihtir. Peygamber’in ﷺ ashabından ve sonraki dönemlerden pek çok ilim adamının uygulaması bu hadise göredir. “Kocası ölen kadının iddeti bitinceye kadar kocasının evinden çıkmaması görüşündedirler.” Süfyan es Sevri, Şafii, Ahmed ve İshak bu görüştedirler.

Rasûlullah’ın ﷺ ashabından ve sonraki dönemlerden bazı ilim adamları ise; “Kocasının evinde geçirmeyi istemese dilediği her yerde iddetini doldurabilir”derler.

Tirmizi: Birinci görüş daha sahihtir. (Süneni Tirmizi, Cilt 2, S.500.)

İbni Kudame r.h şunları söylüyor: “Eğer yıkım, boğulma, düşmanlık ve benzeri durumlarda yahut oturduğu ev ödünç olduğu için ev sahibi onu evinden çıkarırsa, ya da kiralık bir evin kira süresi biterse veya ev sahibi zulmen onu çıkartırsa ya da kiraya vermek istemezse veya normal ücretten daha fazla ücret talep ederse veya kira verecek parayı denkleştiremezse veya kirayı kendi malından vermesi gerekirse bu durumların hepsinde başka eve intikal edebilir. Çünkü bu durumlar özür durumlardır. Onun ev bulması şart değildir. Ona vacip olan evde kalmasıdır. O evde kalmak zorlaşırsa bu vacipte düşer. O vakit dilediği bir evde iddet bekleyebilir.” (El Muğni, Cilt 8, S.159.)

Evden Çıkma konusu:

Abdullah İbni Ömer r.h şunları der: “Kocası ölmüş veya kocası onu boşamış ve iddette olan bir kadın, bir geceliğine bile olsa evinden çıkamaz. Ancak evinde gecelemesi gerekir.” (El Musannef, Abdurrezzak No:12061.)

Kocaları ölmüş Hemedan kadınlarından bazıları İbni Mesud r.h şunu sordu: “(iddet süresince) evimizde çok yalnız kalıyoruz. İbni Mesud r.h: “gündüzleri toplanın sonra her biriniz geceleri evine geri dönsün.” dedi. (El-Musannef, Abdurrezzak No:12068)

“Kocası ölmüş veya kocası onu boşamış ve iddette olan bir kadın, bir geceliğine bile olsa evinden çıkamaz. Ancak evinde gecelemesi gerekir.”

Nafi şunları söyler: “Abdullah bin Ömer’in kızı kocası vefat ettiği için iddet bekliyordu. Gündüzleri ailesinin yanına gelir onlarla konuşur akşam olunca babası Abdullah bin Ömer ona eve dönmesini emrederdi.” (El-Musannef, Abdurrezzak No:12064.)

Hanefi Mezhebi:

İbni Nuceym El Hanefi şunları söyler: kocası öldüğü için iddet bekleyen bir kadın gündüzleri ve gecenin az bir kısmında maişetini tedarik etmesi için dışarıya çıkabilir. Çünkü onun yanında nafakası yoktur. Şayet yanında ona yetecek kadar nafakası varsa o zaman kocası onu boşayan bir kadının iddeti gibi ziyaret ve başka bir şey için gündüz veya gece dışarıya çıkması caiz değildir. (El Bahr Er Raik, Cilt 4, S.166.)

Maliki Mezhebi:

İbni Abdilberr şunları söyler: “Kocası onu boşamış veya vefat etmiş bir ve bundan ötürü iddet bekleyen bir kadının kendi evinde yatması gerekir. Evinden ancak bir özür veya onun o işini görecek kimsenin olmadığı bir durumda gündüzleri evinden çıkıp ihtiyaçlarını karşılamasında herhangi bir beis yoktur. Aynı şekilde imam malik; Sabah insanların yeryüzüne dağıldığı ve akşamın sakinliğine kadar kadının evinden çıkmasında bir sakınca olmadığını söyler. Akşam gün batmadan evine dönmesi gün batarken evinde olması müstehaptır. Başkasının evinde yatması caiz değildir. Sadece kendi evinde yatabilir. Eğer iddette olduğu halde geceleyin evinden çıkar ve başka birinin evinde yatarsa günahkâr olur ve kalan iddet süresinde bunu yapması caiz değildir.” (El Kafi Fi Fıkh Ehl El Medine, Cilt 2, S.623.)

Şafi Mezhebi:

İmam Nevevi r.h şöyle der: “Kocası ölen ve iddet bekleyen bir kadın yemek, pamuk veya ip alma gibi ihtiyaçları için gündüz dışarıya çıkabilir. Aynı şekilde akşamları konuşmak veya ip eğirmek için komşularına gidebilir. Fakat orada yatması caiz değildir. Yatacağı vakit evine gelip orada yatması gerekir.” (Ravda et-Talibin, Cilt 8, S.416.)

Hanbelî mezhebi:

İbni Kudame s: “İster talakla boşandığı için isterse kocası öldüğü için iddette olan bir kadın gündüz ihtiyaçlarını gidermesi için dışarıya çıkabilir. Devamında şöyle diyor: Kendi evinin dışında başka bir evde yatması caiz değildir. Akşamları zaruret olmadan evinden çıkması da caiz değildir. Çünkü gece fesadın çoğunlukla yapıldığı vakittir. Gündüz gibi değildir. Çünkü gündüz ihtiyaçların karşılandığı, alışverişin yapıldığı ve maişetin giderildiği vakittir.” (El Muğni, Cilt 8, S.163.)

Müslüman bir kadın ihtiyaç olmadan dışarıya çıkmaması gerekir. Çünkü Allah ﷻ şöyle buyurmaktadır. “Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın.” [Ahzab, 33]

İbni Kesir r.h bu ayetin tefsirinde şunları söylemektedir: Yani evlerinizde kalın ve ihtiyaç olmadan dışarıya çıkmayın. Namazların mescitte kılınması şartlarıyla beraber şer’i ihtiyaçlardandır. Çünkü Allah Rasûlü ﷺ şöyle buyurmaktadır: “Allah kullarını mescitten men etmeyin süslenmeden çıksınlar.”(Ebu Davud, Hadis No:565.)

Başka bir rivayette “evleri onlar için daha hayırlıdır.” (Ebu Davud, Hadis No:567)” (Tefsir El Kuran El Azim, Cilt 6, S.363.)

Dul ve yetimler konusunda Allah’tan ﷻ korkun: “Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.” [Nisa, 10]

Mus’ab şöyle demiştir: “Babam Sa’d bin Ebi Vakkas diğer sahabeler üzerinde kendisinde (yiğitlik ve zenginlik yönünden) bir üstünlük olduğunu düşünürdü. Bunun üzerine Rasûlullah ﷺ şöyle dedi: “Sizler ancak zayıflarınız vesilesiyle rızıklanıyorsunuz.” (Buhari, Hadis No:2896.)

Süleyman b. Bürde babasından naklen şöyle rivayet etti: Rasûlullah ﷺ şöyle buyurdu: “Cihada çıkmayan erkeklerin Mücahid hanımlarına olan hürmeti, annelerine hürmeti gibidir. Cihada çıkmamış bir erkek, Mücahidlerden birinin ailesi ona emanet edilir ve o da onlar hakkında kendisine hıyanet ederse kıyamet gününde durdurulur da onun amelinden dilediğini alır. Ne zannediyorsunuz!”(Müslim, Hadis No:1897.)

Sehl bin Saad Nebi ﷺ: “şehadet ve orta parmağını birleştirerek ben ve yetimin kefili cennette böyleyiz dedi.” (Buhari, Hadis No:6005.)

Safvan bin Süleym’den rivayetle Nebi ﷺ: “Dul kadınların ve fakirlerin nafakalarını kazanmaya çalışan Müslüman, Allah yolundaki Mücahid gibidir yahut gündüz oruç tutan ve gece nafile namazı kılan kimse gibidir”buyurmuştur. (Buhari, Hadis No:6006.)

Ebu Hureyre’den r.h şöyle rivayet edilmiştir. Bir adam Nebi’ye ﷺ gelerek kalbinin katılığını şikâyet etti. Nebi ﷺ: “kalbinin yumuşamasını istiyorsan; fakirlere yemek yedir ve yetimlerin başını okşa” dedi. (Musned, Ahmed bin Hanbel, Hadis No:7576.)

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları İdrak Medya'ya aittir, resim ve haberler değiştirilemez yalnız dağıtılabilir. Tüm Hakları Saklıdır © 2020 İDRAK MEDYA